Necati Ufuk BAŞKIR

İlk defa sizi bir sergide gördük, ama uzun zamandır fotoğraf ile uğraşıyorsunuz, yanılıyor muyum?
Hayır yanılmıyorsunuz, 32 yıldır profesyonel olarak fotoğrafçılık ile meşgulum. Bu sergiye, serginin küratörü Yasemin Aslan Bakiri’nin ısrarlı davetiyle katıldım. Sergi Üsküdar Nev Galeri Nev Mekân’da 26 Haziran’da açıldı ve 17 Eylül’e kadar devam edecek. Çeşitli sanat dallarından toplamda 12 sanatçının katıldığı bu karma sergiye, iki adedi ‘fotoğraf’, beş adedi dijital yöntem ile düzenlenmiş ‘görsel’ olmak üzere toplam yedi çalışmam ile katıldım. Sergide gördüğünüz bu dijital çalışmalar daha çok son iki yılda üzerinde yoğunlaştığım bir alan. Bu alanı, Katmanlı Düzenlenmiş Kaleydoskopik Görseller Alanı olarak adlandırıyorum.

Biraz önce söylediklerinizde bir şey dikkatimi çekti… Özellikle ‘fotoğraf’ ve ‘görsel’ ayrımı yaptınız. Bu farkı anlatır mısınız
Tabii ki… İki boyut çerçevesi içerisinde yer alan tüm çalışmalar, üretiminde hangi teknik kullanılırsa kullanılsın görsel olarak tanımlanabilir. Görsel daha genel bir tanım, fotoğraf ise bir tekniktir.

Bu sergide yer alan eserlerin beş tanesi, 35 yıldır üzerinde çalıştığım kapalı geometrik görsel örüntüler’den oluşan şekil tasarımlarımın kavramsal kurgusu üzerine temellenen işler.

Konuyu biraz açar mısınız?
Memnuniyetle… Kapalı geometrik görsel örüntüler, bir kişinin bir noktadan hareket ederek başladığı noktaya varışının, kendini arayışının öyküsü aslında. Her şey bir nokta ile başlıyor anlayacağınız. Nokta kavram olarak sonsuzluğun bir başka ifadesi. Görsel olarak adlandırdığım çalışmalarıma bakarken, aslında belki de bu nokta’ya biraz yakından bakıyoruz.

Sergide yer alan görsellerdeki kaleydeskop etkisi, takıntılı olarak çizdiğim geometrik şekillerdeki belirgin tekrar eden düzenlenmiş formların ve bunlardan oluşan örüntülerin, ‘geometri’den ‘görsel’e kayan, daha yumuşak katmanlardan oluşan bir benzeri. Gözlerimizi böyle bir düzenleme içinde ne kadar gezdirirsek gezdirelim, her zaman başladığımız yere geliriz. Tıpkı hayatta olduğu gibi…

Bir rollercosterda çılgın deneyimler yaşadıktan sonra en sonunda başladığınız yere dönmeniz gibi daha evrensel bir tanım ile “yıldız tozlarından” toprağa… Kapalı döngünün içindeki sürekliliktir, yanılsamalı sonsuzluk…

Bu görselleri sanat içerisinde nasıl konumlandırıyorsunuz?
Fotoğrafı da temel aldığım görselliğin bir aracı olarak nitelendiriyorum özetle. Görsellik, daha çok iki boyut için kullanılan bir terim. Görsellik, iki boyut üzerindeki görsel algılayış, insanın doğasında olan bir algılayış değil. Son 30.000 yıl içinde kaya üzeri bazı basit işaretler, şekiller, el izleri ve bu şekillerden daha gelişmiş olan mağara resimlerine kadar geriye gidiyor. Böyle olsa da, görsel algı evrimsel olarak milyonlarca yıl geriye gitmekte.

Görsel üretebilen tek türdür insan. İnsanın mağara duvarlarına çizdiği hayvan figürleri ve av sahnelerinin görsel anlatımındaki başarısı, sadece çizgisel derinlik yaratabilmek değil, önde arkada olanı betimlemek, yani ilkel-basit perspektif içinde olayın hikayesini de kurgulayabilmesidir. Mağaralarda yanan ateşin hareketleri etkisiyle kabartılı yüzeylere çizilen resimlerinde hareket efekti kazandırılmak için yapıldığına dair teoriler vardır. Bu, o dönem insanı için akıl almaz bir vizyondur. Mağara resimlerindeki boğa figürlerinin çizilmesindeki başarı, Picasso’yu bile hayrete düşürmüştür.

İki boyut üzerinde bir görselin algılanışı, bu görsellerin en basitten en karmaşığa doğru insanlık kültürünün gelişimine paralel olarak bir birikim de gerektiriyor. İki boyut içerisindeki üçüncü boyutu, yani derinlik boyutunu canlandırma çabası, sanat tarihinin, özellikle resimde perspektifin temel kuralıdır. Ön-arka ilişkisinin tanımlanışındaki iki önemli kavram, çizgisel perspektif ve hava perspektifi. Hava perspektifi, ışığın nesneler üzerindeki etkisinin derinliğe göre değişiminin teknik ifadesidir. Sanat tarihi içerisinde Rönesans Dönemi’ne kadar bütün sanatçılar, aslında iki boyut içerisindeki üçüncü boyut illüzyonunun mükemmelliği için çalıştılar. Bu süreç, sanatçıların da bilim insanı gibi konuyu ele almalarına ve çok detaylı araştırma ve incelemelerine neden olmuştur. Fotoğraf makinesinin icadıyla sanatçılar, ustalaştıkları bu alandan başka fikirlere yöneldiler. Gerçekçilikten soyuta doğru yönelirken, gerçekçi aktarım işini fotoğrafa bırakmışlardır.

Fotoğrafın resim tekniği ile kıyaslanmayacak zaman aralıklarındaki bu aktarımı, akabinde başka kavramların sorgulanmasına sebebiyet vermiştir. Elbette burada üç boyutlu uzamın makinenin teknik imkanlarıyla iki boyutlu çerçeveye aktarılması ve bu süreci gerçekleştirmesindeki gerçeklik kavramı çok detaylı ve apayrı bir tartışma konusudur. Çünkü bu aktarım sürecindeki her unsur gerçekliğe etki etmekte, kendi yapısında değişikliğe uğratmaktadır.

Özellikle iki boyut içerisindeki görsel dil, konuştuğumuz dil gibi kuralları olan bir şeydir. Beynimizde algı organlarından gelen bilgileri işleme konusunda en çok yer görsel bilgilerin işlenmesi için ayrılmış ve çok karmaşık bir yapı vardır. Görselliği beyin ile birlikte ele alıp konuşmak gerekir. Ama bu çok derin ve uzun bir konu…

Gerçekten de görsellik içinde her kavram ve her konu, birbirleriyle çok ilişkili ve çok derin gibi görünüyor…
Bugünün insanı için bu şaşırtıcı bir durum olsa da, 1895 de Lumiere kardeşlerin “Ciotat’ta Bir Trenin Gelişi” adlı filmi ilk gösterildiğinde, filme konu olan trenin istasyona yaklaşırken perdede büyüdüğü anda, bazı seyirciler sandalyesinden fırlamıştır. Bugün bile üç boyutlu filmlerde hoplayan zıplayan insanlar görmek mümkündür. Ama bu iki örnek arasındaki fark, o dönem insanının, hayatında ilk defa bir perdede hareket eden bir resim görmesi ile ilgilidir. Yoksa bugün hiç kimse bir perdede ya da ekranda üzerine koşan bir aslan gördüğünde yerinde hareket etmez.

Peki sanatı nasıl tanımlıyorsunuz?
Sanatı denge kavramıyla özdeş tutuyorum, daha doğrusu tüm varoluşu. Evrende her şey bir denge içinde. Somut veya soyut olan her şey varlığını ancak bir denge içinde sürdürebilir. Sanatın kapsadığı her alan bir denge içinde yapılandırılır. Mimariyi düşünün… Arka planda mühendislik ile dengelenmiştir. Dans, spor hattâ içinde şiddet barındıran ancak stilize edilmiş estetik teknikleri doğadan esinlenilmiş dövüş sanatlarının bile ortak özelliği dengedir. Fotoğrafa gelince, çok genel bir tanımlama ile teknik ve estetiğin birlikte oluşturduğu bir dengedir, denebilir. Ve bu dengenin kuralları hem dışımızda hem içimizde mevcuttur. Bu uyumu yakaladığımız ve dışarı yansıtabildiğimiz ölçüde ürettiğimiz denge=sanat’tır.

Doğruyu söylemem gerekirse biraz karamsar olacak, ama atom bombasıyla birlikte sanatın da bittiğini düşünüyorum. Biten sadece sanat da değil aslında…. Bu konuda da derinleşmek gerekiyor…

Bu çalışmalar nasıl ortaya çıktı?
Küçükken en sevdiğim oyuncağım bir kaleydoskoptu… Sonrasında harikalar yaratan bu kaleydoskobun içine girebilmenin yolarlarını aradım. Elimde tuttuğum aynaları, onların birbirleri üzerinden yansıttıkları görüntüleri, bu görüntülerin çoğalarak gerçeklerle karışmasını, heyecanımı, bende yarattığı şaşkınlıkla evde sağa sola çarparak yürüdüğümü dün gibi hatırlıyorum. Çektiğim fotoğraflarda da, oluşturduğum görsellerde de bu kaleydoskopik etkiyi ortaya çıkarmaya çalışıyorum.

Manhattan’da çok sayıda fotoğraf çektim. Gidenler görmüşlerdir, burada birbirinden farklı ve hatta zıtlıklarla örgülenmiş tuğla, cam ve metal gibi malzeme ve yüzeylerin bulunduğu mimari yapılar şehrin dokusunu oluşturmakta. Özellikle cam yüzeyli yapılar dev bir kaleydoskop içinde bulunduğunuz ve dolaştığınız hissini yaratır. Bu benim aklımı başımdan alan bir durum.

Bu şehrin, bu dev kaleydoskobun içinde, açıya bağlı olarak yansıtma özelliği olan cam dokular, kimi zaman düzenli, kimi zaman düzensiz örüntüleri zenginleştirerek yeni formlara dönüşür ve derinlik illüzyonları oluşturur. Yüzeyde beliren bu derinlik, renklerin, dokuların ve formların başka bir yüzeyde tekrar yansımasıyla harmanlanır. Bu harmanlanış, formasyon içerisinden deformasyona doğru sonsuza kadar tekrarlanan renk ve ton değişiklikleri yaratır.

Kaleydoskopik görsellerde, tüm bu görsel unsurlar ve örüntülerin çok hassas bir denge ve uyum içinde bir araya getirilerek bu değişik katmanların düzenlenmeleriyle oluşur. Bu sergideki görsel çalışmalarımda, Metropolitan Müzesi’ndeki heykellerin ve Mahhattan’daki bazı parkların fotoğraflarını malzeme olarak kullandım.

Çalışmalarınızı nasıl tanımlıyorsunuz?
Kısaca “kaleydeskopik görsel” olarak tanımladım.

Tüm bu yansımalar, dokular ve derinlikle ilgili fotoğraf çalışmalarınız sizin tanımınızla görsellerinizin ana unsurları diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Bu görseller, içinde çok değişik tatlar olan egzotik yemekler gibi ağzınızda değişik tatlar karışmakta. ancak belirgin, baskın bir tadın etkisi hissedilmekte. Yaptığım çalışmalarda çeşitli kültürlerin, kültürel dokularını, eski sanatçıların eserlerini kendi zihnimde canlandırdığım gibi kendi tekniğim ile örüntüler içerisinde tekrar yorumlamaya çalışıyorum. Simetri, yansımalar, tekrar eden örüntüler beni heyecanlandıran, harekete geçiren konular.

Bu çalışmalarda kullandığım zeminler, arka planları oluşturduğum on binlerce yansıma, örüntü, mimari detay ve sanatsal obje veya paternler daha çok yurt dışında çekilmiş fotoğraf arşivimde yer almaktadır.

Ben aslında saha insanıyım, (insan hariç) statik her tür ürün ve mekan benim çalışma alanıma girer. Uzun yıllar stüdyoda ürün ve stüdyo dışında endüstriyel, mimari ve mekan fotoğrafları çektim. Ancak sosyo-ekonomik kültürel şartların ülkemizde hızla değişmesi sonucu sahadan bilgisayar başına geçmeye zorlandım. Bunun en önemli sebebi dijital tüketimin analog tüketimin yerini almaya başlaması ve birçok alanda analog üretimin hızla yok olması.

Yazılım kontrollü CNC  tezgahlar ortaya çıktığında sisteme uyum sağlayamayan bir çok iyi torna ustası işsiz kaldı, atölyesinin kapısına kilit vurdu.

Ben teknolojik gelişmeye karşı falan değilim, sadece teknolojinin ekonomik bazlı tüketim için kullanılmasına karşıyım. İnsanların “Teknoloji buraya doğru gidiyor” söylemi kesinlikle doğru değil. İnsanları seçeneksiz bırakarak yönlendiriyorlar. Bugün teknolojiye direnmek, ya donanımla ya da yazılımla cezalandırılmanız anlamına geliyor. Burada bir seçenek yok “adapte ol ya da yok ol” mantığı var. Bu şartlar özellikle kültürel tüketimi de değiştirdi. Bu kadar vahşi bir ortamda kültürel yozlaşma kaçınılmaz.

Sanatın yaşam içine nüfuz etmesi, tüketimi bir kültür sorunudur. Toplumda karşılığı yoksa yaptıklarınızda anlaşılması pek mümkün olmaz. Kültürel geçmişleri derin olmayan toplumlar yozlaşmaya mahkumdur.

Kültürel tüketim derken kastettiğiniz nedir?
Yıllardır söylediğim gibi tüketim bir kültürdür. Özellikle sanatta üretenin, üretilenin ve tüketenin aynı seviyede olması gerekir. Bir metaforik örnek vermek gerekirse: Bana milyon dolarlık bir Stradivarius keman verseniz bile, bu keman beni bir kemancı yapmaz. Muhtemelen ilk ses çıkartmaya çalıştığımda da kaçacak yer ararsınız. Joshua Bell’e Şişhane’den 100 liralık bir keman versek bile, Bell o kemanı şakıtacak, bizi gözyaşlarına boğacaktır. Eğer Bell’i Itzhac Perlman dinliyorsa, o zaman Stradivarius keman Bell’in elinde sadece bir enstrüman olacak ve belki Perlman Bell’e belki sazın bir miktar nem’e maruz kaldığı ve akustiğinin değiştiğini vurgulamak için kemanın nezle olmuş diyecek veya bizim melodide asla fark edemeyeceğimiz bazı aksaklıkları fark edecektir.

Bir doğa yürüyüşünde, bize sıradan gelen taş toprak, bir jeolog için dünya tarihinin bir dönemi; gördüğümüz sıradan bir bitki bir botanikçi için bölgenin doğal yapısı, iklimi hakkında bilgi veren bir işaret olarak algılanacaktır. Özetleyecek ve konuya dönecek olursak, görebildiklerimiz zihinsel birikimimiz ölçüsündedir.

Yani ne tek başına sanatçı, ne tek başına üretilen eser ne de tek başına tüketici bir anlam ifade ediyor bu kapalı bir zincir. Bir halka koptuğunda tüm sistem çöküyor.

Çalışmalarınız genelde büyük boyutlu değil mi?
Evet “Büyük iyidir” sözünü severim, yani bir şey ya büyük ya küçük olmalı, orta seçenekler pek bana göre değil. Ortanın en kötü seçenek olduğunu düşünüyorum. Mesela iyi ve ucuz bir seçeneğin ortasını bulmaya çalışmak en kötüyü almak anlamına geliyor. Aldığınız ne iyidir ne de ucuz.

Çevremdeki insanların bana sık sık yaptıkları eleştirilerden biridir: “Hayat siyah beyaz değil!” Evet, ama siyah ve beyaz birbirinin karşıtı değilki zaten. Siyah ve beyaz aynı şey değil midir aslında? Bunların karşıtı olan şey siyahtan beyaza çok geniş gri alandır. Büyüklüğe dönersek, büyük fotoğraf veya büyük görsel detay içerir. Ben de detaycı bir insanım, bu yüzden de görsellerde çok fazla detay var. Analog çalıştığım dönemlerde de büyük format (10×12,5cm ve 20x25cm film) kameralarla çalışmayı tercih ederdim. Dijitalde de büyük panoramalar çekiyorum. Çekimi bir saat süren, 898 kareden oluşan, bitmiş hali 300dpi 2.6 m x 22 m.’lik 40Gb’lık dev bir Atina panoramam var. Gerçi bu boyutlarla baskı imkanı yok ama… (Kahkahalar)

Kişisel sergi açmayı düşünüyor musunuz?
Evet düşünüyorum. Sadece düşünüyorum sanırım, çünkü büyük boyutlu fotoğraflar ile sponsorsuz bir sergi açmak pek kolay değil. Umarım bu sohbet böyle bir ilişkiye kaynaklık eder. Bu arada benzer çalışmalarım https://www.baskir.com web sayfamdan görülebilir.

Ufuk Bey, bize vakit ayırıp sorularımızı cevapladığınız için çok teşekkür ederiz.
Ben de size sitenizde bana ve çalışmalarıma yer ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

röportajın orjinal linki için tıklayınız